English-Turkish translations for live:

yaşamak, yaşayan · canlı · oturmak · hayatta olmak · hayat dolu · geçirmek · yanmamış · hayatta kalmak · hareketli · sağ olmak · elektrikli · parlak · patlamamış · diri · beslenmek · naklen · elektrik yüklü · other translations

live yaşamak, yaşayan

There's enough food and water to live in here for almost two weeks without having to come out.

Burada yaşamak için yeterince yiyecek ve su var. Dışarı çıkmadan neredeyse iki hafta yeter.

Why does everybody want to live forever?

Neden herkes sonsuza dek yaşamak ister ki?

Yeah, do you live here?

Evet. Burada yaşıyorsun?

Click to see more example sentences
live canlı

Ladies and gentlemen, we are live in five four three two

Bayanlar ve Baylar, canlı yayına, beş dört üç iki

It's history, it's real and it's live.

Bu tarih, bu gerçek ve bu canlı.

They put something on that train in West Virginia something living.

Batı Virginia'da o trene bir şey yüklediler; canlı bir şey.

Click to see more example sentences
live oturmak

Does this woman still live here?

O kadın hâlâ burada oturuyor?

Are you still living here?

Hala burada oturuyorsun?

No, my mother lives upstairs.

Hayır, annem yukarıda oturuyor.

Click to see more example sentences
live hayatta olmak

That's why you're living like this and that's why you'll never have a better life.

Bu yüzden böyle yaşıyorsun ve bu yüzden asla daha iyi bir hayatın olmayacak.

It would not be a bad thing for you to live your life as a talented and skilled artist.

Hayatını yetenekli, hünerli bir sanatçı olarak yaşamak Senin için kötü bir şey değil. Kötü bir şey değil.

That must be a sad way to live your life.

Bu hayatını yaşamak için çok üzücü bir yol olmalı.

Click to see more example sentences
live hayat dolu

Well, with today's sophisticated surgery and a quality treatment, a man can live a long and full life.

Bugünün karmaşık cerrahisi ve kaliteli bir tedavi ile uzun ve dolu bir hayat sürülebilir.

You know, Brice adores me, and he offers me a life of travel and excitement and high living.

Biliyorsun ki Brice bana hayran, bana seyahat dolu bir hayat sunuyor, ve heyecan ve lüks yaşam.

Because he lived a life of love.

Çünkü sevgi dolu bir hayat yaşadı.

Click to see more example sentences
live geçirmek

The show that is late, live

Bu show geç saatte, canlı

See, Billy says it's never too late to live a righteous life.

Billy, erdemli bir hayat yaşamak için asla geç değildir diyor.

I grew up here, lived my whole life here.

Ben burada büyüdüm, tüm hayatım burada geçti.

Click to see more example sentences
live yanmamış

Maybe that's why she went to live with him.

Belki de bu yüzden onun yanına gitmiştir.

He lives next door, so his house is close.

Yan evde oturuyor yani evi çok yakın.

Yes, it lives next door.

Evet, yan evde yaşıyor.

Click to see more example sentences
live hayatta kalmak

The most important thing for them is to eat to live.

Onlar için en önemli şey, hayatta kalmak için yemek yemek.

Just stay here and live your life.

Sadece burada kal ve hayatını yaşa.

And like any living thing, it wants to stay alive.

Evet. Yaşayan her şey gibi o da hayatta kalmak istiyor.

Click to see more example sentences
live hareketli

Everything moved together, lived together, and died with a purpose.

Hepsi beraber hareket etti beraber yaşadı ve bir amaç ile beraber öldüler.

I live a very active lifestyle.

Çok hareketli bir yaşam tarzım var

Lord John Philip Roxton lived as he died: a man of action.

Lord John Philip Roxton yaşadığı gibi öldü. Bir hareket adamı olarak

Click to see more example sentences
live sağ olmak

You only lived 'cause you're young and healthy.

Sen, genç ve sağlıklı olduğun için yaşıyorsun.

You're gonna live a long, healthy life.

Uzun ve sağlıklı bir hayatın olacak.

Be healthy and live long.

Sağlıklı ol ve çok yaşa.

live elektrikli

He's a live wire.

O bir elektrikli tel.

But those wires are live, Tru.

Ama bu kablolar elektrik yüklü, Tru.

Zzzax is pretty clever for living electricity.

Zzzax yaşayan elektrik olarak oldukça akıllı.

live parlak

He lived in a bright, warm little town.

Küçük parlak ve sıcak bir kasabada yaşadı.

I live in the brightest light.

Ben en parlak ışıkta yaşıyorum.

live patlamamış

so so I'm touching live unexploded ammunition?

Yani Yani patlamamış bir mermiye mi dokunuyorum?

So I'm touching live unexploded ammunition?

Yani patlamamış bir mermiye mi dokunuyorum?

live diri

You find him. Living or dead.

Onu ölü ya da diri bulun.

Bring him dead or living.

Ölü ya da diri getir buraya.

live beslenmek

Inside lives a goblin who feeds on indecision.

İçinde de kararsızlıkla beslenen bir cin yaşıyor.

live naklen

I'm chad decker, reporting live From the manhattan visitor healing center.

Ben Chad Decker Manhattan Ziyaretçi Tedavi Merkezinden naklen bildiriyorum.

live elektrik yüklü

But those wires are live, Tru.

Ama bu kablolar elektrik yüklü, Tru.