açlıktan

Açlık ve susuzluktan kıvranan zavallı bir sakat. Öyle bir adam için nasıl iyi bir hayat olabilir ki?

A poor cripple dying of hunger and thirst what good could life be to a man like that?

Hindistan'da sadece çocuklar açlıktan ölmüyor burada da açlıktan ölen bir Hintli var.

Not only are there children starving in India, there's an Indian starving right here.

Ama açlıktan ölen bir haydut çetesi, yiyecekleri öğrendi, ve karıncalar gibi köyü istila ettiler!

But a gang of starving bandits learned of the food and they invaded the village like ants!

Güzel, çünkü açlıktan ölüyorum ve kahvaltı da hazır.

Good, 'cause I am starving and breakfast is ready.

Sevgilim, çok romantik olmadığını biliyorum, ama açlıktan ölüyorum.

Darling, I know it's not very romantic, but I'm starving.

Bebeğim açlıktan ölüyor ve bu konuda bir şeyler yapacağız.

My baby's starving. And we're gonna do something about it.

Görünüşe göre dört yıldır bir şey yememişim ve açlıktan ölüyorum.

Well, apparently, I haven't eaten in four years, and I'm starving.

Açlıktan ölen bir asker tamamen başka bir mesele.

A soldier starving to death is another matter entirely.

Yani Afrika'da açlıktan ölen çocuklar yok mu?

So there's no starving children in Africa, then?

Hadi gel, açlıktan ölüyorum ve sen ısmarlıyorsun.

Come on, I'm starving and you're buying.